NE ZAMAN VAR OLACAĞIZ?
NE ZAMAN VAR OLACAĞIZ?
NE ZAMAN VAR OLACAĞIZ?
Adına demokrasi denilen, ancak zaman zaman içi aykırı uygulamalarla doldurulan bir sistem içerisinde; millet olarak yalnızca belirlenmiş zamanlarda sandığa çağrılan, sonra da iradesi ve beklentileri ikinci plana itilen insanlar hâline geldiğimizin farkında mıyız?
Şayet farkındaysak ve hâlâ hayatımızdan memnunsak, ortada büyük bir çelişki var demektir.
Çünkü gerçekten sahip olduğumuz hakların, iradenin ve geleceğimiz üzerindeki söz hakkımızın kaybedildiğini düşünseydik; kendi seçtiğimiz yöneticileri bu kadar sorgusuz sualsiz başımızın üzerine çıkarmaz, milletin emanet ettiği yetkinin sahibini unutmasına izin vermezdik.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bu ne garip bir çelişkidir?
Memleketi yönetsin, sorunlarımızı çözsün, geleceğimizi daha iyi hâle getirsin diye seçtiklerimiz; yıllardır benzer hikâyelerle bizleri oyalamaya, aynı vaatleri farklı cümlelerle anlatmaya devam ediyor.
Hikâyelerin içeriği değişmiyor.
Dinleyen aynı, anlatılan aynı, beklenti aynı…
Sadece kahramanların isimleri değişiyor.
Değişen, gelişen ve ileriye taşıyan bir anlayış yerine; aynı döngünün içerisinde yaşamaya devam ediyoruz.
Elbette birileri çıkıp;
“Yollarımız yoktu, hastanelerimiz yetersizdi, okullarımız yoktu. Uçağa binmek bizim için hayaldi.”
diyebilir.
Evet, bunların yapılmış olması değerlidir.
Elbette emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Benim itirazım yapılan hizmetlere değil.
Benim meselem insan.
Yollar, köprüler, tüneller, binalar, hastaneler, okullar ve türlü hizmet kompleksleri yapabilirsiniz. Şehirleri rengârenk binalarla donatabilirsiniz.
Ama bütün bunları yaparken insanı, insan onurunu, adaleti, liyakati, özgürlüğü, ahlakı ve ortak değerleri ihmal ederseniz, geriye yalnızca beton ve yapı kalır.
Benim derdim tam olarak budur.
Renkli binaların, büyük projelerin ve dönemsel ekonomik hareketliliğin gölgesinde; insanın gerçek ihtiyaçlarını, toplumsal huzuru, adaleti ve geleceğe dair güven duygusunu kaybetmemeliyiz.
Çünkü bugün dışı güçlü görünen, fakat iç dünyasında umutsuzluk taşıyan çok sayıda insanımız var.
Ve bunun sorumluluğu yalnızca siyasetçilerin değil, hepimizin sorumluluğudur.
Çünkü siyasetçileri seçen de biziz.
Onlara yetki veren de biziz.
Onları denetlemesi gereken de yine biziz.
Milletin verdiği yetki, hiçbir zaman kişisel güç ve ayrıcalık aracına dönüşmemelidir.
Siyaset; kişilerin kendi sistemlerini kurduğu, kendi çevrelerini güçlendirdiği ve kendi geleceklerini garanti altına aldığı bir alan olmaktan çıkıp, milletin ortak geleceğini inşa etme sanatına dönüşmelidir.
Kanunların, yönetmeliklerin, milli ve manevi değerlerin; kişilere göre değil, herkes için eşit ve adil şekilde uygulandığı bir düzen kurmalıyız.
Ekonomide, eğitimde, sağlıkta, sporda, kültürde, sosyal politikalarda ve milli değerler konusunda günü kurtaran değil, geleceği planlayan politikalar üretmeliyiz.
Sürekli değişen, sürekli yeniden yapılan ve her gelenin kendi anlayışına göre şekillendirdiği bir sistem yerine; kurumları güçlü, kuralları açık, liyakati esas alan ve sürdürülebilir bir devlet anlayışına ihtiyacımız var.
Çünkü mesele yalnızca bugünü kurtarmak değildir.
Mesele, çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızdır.
Ve bir başka mesele daha var…
Hani o çoğunluğun seçip görevlendirdiği,
O azınlık yok mu, o azınlık!
Bazen bizi birbirimize düşman ettiler.
Bazen kardeş ilan ettiler.
Bazen korkularımız üzerinden siyaset yaptılar.
Bazen umutlarımızı kullandılar.
Bazen de güç kimdeyse onun yanında durmamız gerektiğine inandırıldık.
Bizi bu aziz milleti, hiç sayıp madde ile susturulacak basit kimlik olarak gördüler ve görmeye devam ediyorlar.
Çünkü biz sadece oy vermeyi görev bildik, seçim sonrası kenara çekilip , seçilenlerin vicdanı ve eline bakıp köşemize sinip sadece susup bekledik.
Haliyle, Millete ise çoğu zaman susmak, beklemek ve olan biteni kabullenmek düştü.
Oysa suskunluk her zaman huzur değildir.
Bazen suskunluk, haksızlığın büyümesine izin verir.
Her suskunluk, haksızı biraz daha güçlü; haklıyı ise biraz daha yalnız bırakır.
Artık birbirimizi suçlamak yerine düşünmeliyiz.
Biz ne zaman gerçekten söz sahibi olacağız?
Ne zaman sadece seçimden seçime hatırlanan bir millet olmaktan çıkacağız?
Ne zaman seçtiklerimizin de seçenlere hesap vermesi gerektiğini hatırlayacağız?
Ne zaman “Ben yaptım oldu” anlayışının yerine “Biz birlikte karar verdik” diyebileceğiz?
Ne zaman ortak aklı, istişareyi, adaleti, liyakati ve ahlakı siyasetin merkezine koyacağız?
Ve en önemlisi…
Ne zaman kendi hayatımızın, kendi ülkemizin ve kendi geleceğimizin gerçek sahibi olduğumuzu hatırlayacağız?
Çünkü mesele birilerini iktidara getirmek ya da birilerini göndermekten çok daha büyüktür.
Mesele;
milletin yeniden özne olmasıdır.
Mesele;
insanın yeniden merkeze alınmasıdır.
Mesele;
devletin kişilere değil, adalete ve kurallara dayanmasıdır.
Mesele;
Türkiye’nin günü kurtarmak yerine geleceğini kurmasıdır.
Ve belki de artık hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru şudur:
NE ZAMAN VAR OLACAĞIZ?