Işıltılı Ekranlar, Karanlık Gerçekler
Işıltılı Ekranlar, Karanlık Gerçekler
Işıltılı Ekranlar, Karanlık Gerçekler
Televizyonu açıyoruz.
Karşımıza çıkan hayatlara bakıyoruz.
Boğaz manzaralı villalar…
Milyonluk arabalar…
En lüks restoranlarda bitmeyen akşam yemekleri…
Bir odası bizim evimiz kadar olan yatak odaları…
Markalı kıyafetler, özel şoförler, holding toplantıları, şaşaalı düğünler…
Sanki bu ülkede yaşayan insanların yüzde doksanı böyle yaşıyormuş gibi bir tablo çiziliyor.
Oysa gerçek başka.
Bu ülkede emekli, ay sonunu getirebilmek için hesap makinesiyle yaşıyor.
Asgari ücretli, çocuğunun beslenme çantasını doldururken iki kere düşünüyor.
Gençler üniversite diplomasını duvara asıyor ama iş bulamıyor.
Ev kiraları maaşları geçmiş, faturalar sabrı aşmış durumda.
Ama ekranlarda başka bir Türkiye var.
Bu dizilerde yoksulluk ya hiç yok ya da romantize edilmiş bir arka plan süsü gibi. Asıl hikâye hep zenginlerin arasında dönüyor. İhanet de onların, entrika da onların, aşk da onların, güç de onların.
Yoksul karakter varsa bile ya “komik tip”tir ya da zenginin hayatına tutunmaya çalışan figürandır.
Ve en tehlikelisi…
Bu hayatlar “normal” gibi sunuluyor.
Genç bir çocuk ekranın karşısında şunu düşünüyor:
“Demek ki güçlü olmak böyle yaşamak demek.”
“Demek ki saygı görmek için böyle bir hayata sahip olmak gerekiyor.”
Ama o hayatın nasıl kazanıldığı çoğu zaman belirsiz.
Çoğu karakterin işi net değildir ama parası sınırsızdır.
Çalışmadan zengin olan, bir gecede servet sahibi olan, lüks içinde yaşayan karakterler…
Emek yok.
Alın teri yok.
Sabahın köründe kalkıp işe gitmek yok.
Ama sınırsız para var.
Bu tablo gençlere ne anlatıyor?
“Sonuç önemli, yol önemsiz.”
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
Bugün magazin sayfalarında, sosyetede, bazı ünlü isimlerin adının uyuşturucu dosyalarında geçmesi; yasa dışı işlerle anılması; lüks ve şatafatın arkasındaki karanlık dünyanın zaman zaman gündeme düşmesi tesadüf değil.
Ekran sadece eğlendirmiyor.
Ekran yönlendiriyor.
Ekran normalleştiriyor.
Bir toplumun hayalleri ekranla şekilleniyorsa, o ekranda gösterilen hayatlar sorumluluk taşır.
Gençlere sürekli şunu gösterirseniz:
Lüks = başarı
Şatafat = güç
Kuralsızlık = cesaret
Hızlı para = zeka
O zaman bazı gençler de o sonuca ulaşmak için farklı yolları meşru görmeye başlar.
Kimse doğuştan suça meyilli değildir.
Ama sürekli parıltıyı gösterip emeği saklarsanız, çalışmayı değil kestirme yolu özendirirsiniz.
Bir de işin psikolojik tarafı var.
Ekonomik olarak zorlanan bir toplumda sürekli lüks hayat izlemek, insanlarda iki duygu üretir:
Ya umutsuzluk…
Ya da hırs.
Umutsuzluk, “Ben bu hayata asla ulaşamam” duygusudur.
Hırs ise “Ne yapıp edip ulaşmalıyım” duygusudur.
İkisi de sağlıklı değil.
Asıl mesele şu:
Bu ülkenin gerçek hikâyeleri nerede?
Kirada oturan bir ailenin onurlu mücadelesi nerede?
Sabahın beşinde işe giden işçinin hikâyesi nerede?
Emekli maaşıyla torununa harçlık vermeye çalışan dedenin dramı nerede?
Borçla ayakta kalmaya çalışan esnaf nerede?
Ataması yapılmadığı için yıllardır bekleyen öğretmen nerede?
Toplumun yüzde doksanı ekranlarda yok.
Ama yüzde beşlik bir hayat tarzı sürekli gözümüze sokuluyor.
Bu sadece kültürel bir mesele değil.
Bu, sosyolojik bir mesele.
Bu, gençliğin yönünü belirleyen bir mesele.
Bu, değerlerimizin aşınması meselesi.
Eskiden dizilerde mahalle vardı.
Komşuluk vardı.
Dayanışma vardı.
Azla yetinmenin onuru vardı.
Şimdi rekabet var.
Gösteriş var.
Güç savaşı var.
Ve “ben” var.
Toplumdan kopuk bir zenginlik anlatısı, gerçeği örtmez.
Sadece beklentiyi şişirir.
Şişen beklenti, patladığında hayal kırıklığına dönüşür.
Belki de artık şunu sormalıyız:
Ekranlar kime hizmet ediyor?
Topluma mı, tüketime mi?
Gerçeğe mi, reytinge mi?
Elbette sanat özgürdür. Elbette diziler hayal kurdurur. Kimse herkes yoksulluğu anlatsın demiyor.
Ama gerçeklikten bu kadar kopuk bir “ışıklı dünya”nın, ekonomik sıkıntılarla boğuşan bir topluma sürekli pompalanması masum değildir.
Toplumun nasıl yaşadığını anlatan, emeği yücelten, onurlu mücadeleyi görünür kılan yapımlara ihtiyacımız var.
Çünkü bu ülkenin gerçeği villalarda değil.
Bu ülkenin gerçeği mutfakta kaynayan tencerede.
Bu ülkenin gerçeği kredi kartı ekstrelerinde.
Bu ülkenin gerçeği pazarda filesini dolduramayan annede.
Işıltılı ekranlar gerçeği değiştirmiyor.
Sadece üzerini örtüyor.
Ama örtülen her gerçek, bir gün daha ağır şekilde ortaya çıkar.
Ve o gün geldiğinde,
Gençlerimize hayal değil, değer vermemiş olmanın bedelini konuşuruz.
Belki de artık ekranlara biraz daha gerçek, biraz daha emek, biraz daha toplum koymanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bu milletin hikâyesi lüks salonlarda değil;
Hayat mücadelesinin tam ortasında yazılıyor.