Eskiden büyüklerimiz bir insanı överken “İyi insandır” derdi. Bu iki kelime çoğu zaman yeterdi. Güvenilir olmak, sözünün arkasında durmak, kimsenin hakkına göz dikmemek ve zor durumda olana el uzatmak önemli meziyetlerdi.
Bugün ise zaman zaman farklı bir anlayışla karşılaşıyoruz. Fazla anlayış gösterene “saf”, herkese yardımcı olana “kendini kullandırıyor”, sessiz kalana “güçsüz” denilebiliyor. Sanki iyi niyet göstermek hayatı bilmemek, karşılık beklemeden bir şey yapmak ise kaybetmekmiş gibi değerlendirilebiliyor.
Oysa iyi insan olmakla saf olmak aynı şey değildir. İyilik, her söylenene inanmak veya yapılan her yanlışı kabullenmek anlamına gelmez. İnsan hem vicdanlı olabilir hem de gerektiğinde “hayır” diyebilir. Yardım edebilir ama sınırlarını da koruyabilir. Affedebilir ama aynı hatanın tekrarına izin vermeyebilir.
Belki de asıl mesele iyiliğin değer kaybetmesi değil, hayatın bizi daha temkinli olmaya zorlamasıdır. Yaşanan hayal kırıklıkları insanları zamanla daha mesafeli hale getirebilir. Fakat bunun bedeli birbirimize olan güvenimizi tamamen kaybetmek olmamalı.
Çünkü toplum dediğimiz şey yalnızca kurallarla ayakta durmaz. Komşusunu düşünen, arkadaşının zor gününde yanında olan, tanımadığı bir insana bile saygıyla yaklaşan insanların varlığı da önemlidir.
İyi niyetin karşılığını her zaman göremeyebiliriz. Hatta zaman zaman hayal kırıklığına da uğrayabiliriz. Ancak bu, iyiliğin yanlış olduğu anlamına gelmez.
Belki yeniden hatırlamamız gereken basit bir gerçek var:
İyi olmak saflık değildir. Asıl mesele, iyi kalırken kendini de koruyabilmektir.